İddiayı kaybetmek

Bir kere kaybedebilmek için kabul etmemiz gerekir ki sahip olmalıyız. Yani iddiamız olmalı ki kaybedelim. Sizi bilmem ama iddia deyince benim aklıma yenmek üzere bahse girmek gibi şeyler gelmiyor. Bence bu daha çok kendimize mesele bellediğimiz şeyler, davamız ya da varoluş gerekçesi olmalı. Dünyaya gelişi seçememiş, yaşamayı da reddetmemişler olarak kendimizce bir iddiamız – tezimiz olmalı.

Bir sebeple yaşıyoruz

Tanıdığımız ve komşusu hakkında konuşuyorduk. Tanıdığın yaşı epey ilerlemiş, komşusu orta yaşlarında ve ona bakmakla yükümlü sayılır. Tanıdık komşusundan nefret ediyor ve her fırsatta kötüleyip sataşıyor. Neden böyle diye sorduğumda mantıklı bulduğum bir cevap aldım. Düşününce bu yaşlı kişi tüm akranlarını kaybetmiş, kendine artık yetemeyen biri olarak daha çok yaşamaya pek gönüllü değil ancak güç aldığını sandığımız gerekçe / cevap tam da burada. Komşusuna hissettikleri onu hayatta tutuyor. Altta kalmamayı, yapılanları yanlarına bırakmamayı kendine görev biliyor. Tepki olarak nefes alıyor.

İnsan nasıl içe bükülür?

İçe bükülme basit düşünürsek iki etkiden olabilir: içte oluşan boşluk veya dışarıdan gelen baskı. Pet şişenin içindeki havayı ağzımızla vakumlayarak ya da şişeyi dışarıdan bastırarak bükmek mümkün. Peki insan nasıl içe bükülür? İlk gerekçe başlıkta belirttiğim iddiayı kaybetmek olabilir. Aslında bunu iddiasını kaybeden insan olarak yazmak daha açıklayıcı oluyor. İçteki boşluk belirtileri “neden yaşıyorum?”, “mutlu muyum?”, “burada bu insanlarla benim ne işim var?” gibi sorulara tatmin edici cevaplar verememek olabilir. İkinci gerekçe de bu soruların dışarıdan bastırılması galiba. Birine neden yaşadığını sorup durmak, sormakla kalmayıp neden o nedenle yaşadığını sormak; mutluluk yöntemleri dayatmak, mutlu olmaya zorlamak insanı kabuğuna çekilmeye yöneltebilir.

Denge her şeydir

Uçurtma uçurmuşlar bilir, hafif de olsa bir esinti gerekir. Yukarıda anlattığım komşuya duyulan nefret yönü net ve kuvvetli bir esintiye benzetilebilir. Böylece yaşamaya devam edecektir. Denge en çok içe bükülmenin ikinci tipine gerekli. İyi niyetle sorulara ve tavsiyelere boğan kişi, bahsettiğimiz gayet önemli ve zor soruları sorarak havada boşluklar yaratabilir hatta rüzgarın yönünü de bozarak uçurtmanın yere çakılmasına sebep olabilir.

Son zamanlarda çokça maruz kaldığım, ama bazen kendimi de yakaladığım bu konuda niyetimiz maksadımızı aşmamalı.

Hipnoz

Zaman kesikli. Günler yetmiyor.

Akşamüstü 6 ve ardından gelen 3 saat, haftalardır dikkat ediyorum, müthiş hızla geçiyor. Dans günlerini hariç tutsam da bu gerçek geçerliliğini koruyor.

Geçenlerde izlediğim iki eğitici video / konferanstan (teki hipnoz üzerine, diğeri de merhamet) yola çıkarak kendi içinde tutarlı olduğunu sandığım bir açıklama buldum. Hipnoz üzerine olanda sürekli bir rutinin algıyı kesitiye uğrattığı anlatılıyordu. Arabayla otobanda seyahat ederken sahnenin neredeyse hiç değişmemesi, farkına varmadan kilometrelerce yol almamız gibi örnekler vardı. Merhamet üzerine olansa bu konuyla dolaylı olarak ilgili. Burada asıl anlatılan, kişilerde ve daha önemlisi toplumda bir dış dürtmeyle empati ve merhametin uyandırılabildiğiydi. Dürtmenin gerekçesi ise biz şehirlilerin “urban trance” içinde bulunmamız olarak gösteriliyor.

Trans halindeyiz.

Akşamüstü 6. Kendimizi metroya, otobüse ya da metrobüse atıyoruz. Oluk oluk insan bir yerlere koşturuyor. Hemen herkesin gözleri solgun, yüzler yorgun. Hani aniden tutsan kollarından, adını sorsan çıkaramayacak. Eve gitmek bir motor eylem. Yemek yapmak – yemek motor eylem. Yaşayacak başka şeyi olmayan için televizyon da bir motor eylem. Eylem var ama “neden”i yok. Saat 9.

Bir cumartesi sabahıydı. Niyetim Üsküdar’dan Beşiktaş’a geçmek, kahvaltıcılara gidip sonrasında kahve içmek ve okumalar yapmaktı. Hazırlanıp sahilde motorlara kadar geldim. Geçemedim çünkü cüzdanımı unutmuşum. Sırtımda çantam, her zaman geçtiğim yerlerden geçiyor; meydandaki trafik ışığına sol dirseğimle basıyorum. Komut geliyor: “Şimdi karşıya geçebilirsiniz.

Hava güzel, karnım aç. Markete girmişim ve 20 dakika kadar alışveriş yapıp sepeti doldurmuşum. Kasada tabii başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Neden eve döndüğümü unutmuşum. Her gün aynı yoldan, aynı şekilde eve dönüşte alışveriş yaptığımdan yine yaptım. Kasadaki görevliyle az çok aşina olduğumuzdan “cüzdanımı unuttuğumu unutmuşum” demiş bulundum.

Mini soru: self herding nedir?

Bonus:

 

Neden olmasın?

Ortaköy tarafına uzun zamandır hava bozukluğu ya da yorgunluk gibi bahanelerle yürüyüş yapmıyordum. Bugünün yağışsız ve nispeten sıcak oluşunu fırsat bilip Beşiktaş sahilinden yola koyuldum. Yürüyüşün vücuda hem kısa hem uzun vadede oldukça faydalı olduğu artık ispatlanmış bir şey. Kalp hastalıkları ve kanser gibi rahatsızlıkların ortaya çıkma ihtimalini de düşürüyor. İkinci etkisiyse beyne iyi gelmesi. Her ne kadar güzergahım trafik yüzünden oksijen açısından fakir de olsa, bunu bahane edecek değildim.

Sağlığın öneminin farkına kaybetmeden zor varıyoruz ama yürüyüşün başka bir işlevi var ki, bu onu benim için en keyifli eylemlerden biri haline getiriyor. Yine okuyup öğrendiğim, “tabii ya!” dediğim şey; yürüyüş esnasında fikirlerin zihindeki bağlarının zayıflayıp serbestleşmeleridir. Kafamızın üzerinde bir fikir balonu hayal etsek, yürüyüşle bu balon ısınıyormuş da fikir tanecikleri hızlanmaya başlayıp birbirleriyle olan nedensellik ilişkilerini kaybediyormuş gibi oluyor. Ön yargılar da diğerleri gibi silikleşiyor. Peki bu neye yarıyor? “Her fikir, kendisine zıt bir fikirle sevişirse hakikate gebe kalır” sözündeki o fikirlerin sevişme ihtimali artıyor. Karşıt olmak zorunda değiller tabii; bu farklı bir bakış açısından olayı ele almak şeklinde de olabilir.

Yürüyüş tıpkı duş alırken çıktığımız o zaman algısının kaybolduğu astral seyahatler gibi meditasyon benzeri bir eylem. “Yürüdüm de kafam boşaldı biraz”lar böyle oluyor. Çoğu fikrin aylak aylak dolanırken akla gelivermesi, hazırladığımız serbest çağrışım ortamının doğal sonucu oluyor. Düz mantık: elle tutulur bir fikir çıkma ihtimali sabit bile olsa sık sık yürüyüşe çıkarak istediğimizi elde etme beklentimiz artar. Bir milli piyango biletinde 6 bilme ihtimali (1/10)^6  yani milyonda birken, iki bilet alırsak bu ihtimalin 500 binde bire yükselmesi gibi bir şey.

Canlı örnek bu yazının kendisidir. Yola çıkmadan önce Karin Tidbeck’in Zeplin kitabını okuyordum ve yürüyüş sırasında sıcaklamıştım. Havaya bakınırken zihnimde zeplinden fikir balonu çağrışımı oldu sanıyorum. Sonra yürüyüşün kendisi üzerine düşünüyordum, ardından duş sırasında aklımıza gelenlerle ilgili okuduğum o yazı geldi. Parçaları toparlayınca da ufak bir sentez çıktı. Haliyle, neden olmasın?

Bonus:

Kaydımı yaptırdım

Esentepe’de elektrik kesintisi vardı ben de saat başı olduğunu sandığım servise koştum.

Daha 10:35’te Gayrettepe metro girişi. Köstebek gibi metrobüse ilerlerken çok telaşlıyım çünkü kaçırırsam o soğukta bir saat nereye saklanırım bilmiyorum. Niyetim zaten çabucak kaydı tamamlayıp işe dönmek – 2 saate tadilat tamamlanmış olacakmış – böylece zamanı düzgün kullanmak. Tam 11’de Altunizade’de servisi buldum ama bakıyorum boş. Herhalde bu saatte dolu olmuyordur diye fikir yürütürken meğerse yarıyıl tatili dolayısıyla haftasonu tarifesine geçmişler. 45 dakika bekledik, bir o kadar da yol gittik.

Kapıdaki güvenlik kayıtla ilgili telefon etti ve karşısıdakinin dediğine göre bu saatte herkes yemekte oluyormuş; bu sebeple sen gezin dolaş biraz artık bahtına küs diyor. 1’e doğru bir bakayım diye gidiyorum herkes yerinde. Dahası mutlaka birileri nöbetçi gibisinden bırakılırmış. Haliyle tam işimi halledip döneceğim saatte ben yeni işlemlere başlamış oldum. 2:15 Taşdelen servisi. Servis sorumlusu çocuklar arkadaş olduğumdan bana otobüs durağına kadar eşlik etti.

“Bak abi 522 numara Mecidiyeköy’den geçer.”

Telefona bakıyorum %20 şarj. Bir cesaretle kaç durak gideceğime baktım, gördüm ki 56. Sonra battı balık yan gider deyip haritaya bakayım dedim. En kötü yanıma yaşlı amca gelir onu dinleriz nabalım. Konumum:

Tasdelen

 

İşe döndüğümde elektrik gelmemişti ama tahta vardı. Tahtanın olduğu yerde çizerek mantık tartışılabilirdi. Mantık keyifli, tartışma önemli. Sorunun mantığını çözme çalışmam 23:00’da bitti.

60 yıllık yokuş

İki ayı aşkın süredir çalışıyordum. Eve dönüş için servise gidiyoruz. 18:15’te ayrılacağız ve ortalama 1.5 saat yol sürecek, Gebze’deyiz.

Yürürken fark ettim ki günler çok hızlı geçmeye başlamış. Evet, İstanbul’da 7 yıldır yaşıyorum ve hiç anlamadım. Öncesi zaten uçtu bile ama bugünler geçmişten bir yerde ayrılıyor. Eskiden o ânı yaşarken akışı hissederdim; şimdi anlamadan akşam oluyor. Kaldı ki ben meşgul olmaktan çok keyif alıyorum, bu yüzden de halimden memnunum. Miskinler azap çekmiyor mu? Galiba çekmiyor. Çalışıyormuş gibi yapmayı öğreniyorlar. Çay içmeler arasında iş yaparak çalışma saatlerinin uzunluğundan yakınmayı öğreniyorlar. Bir yere gitmiyorlar.Hep bir yerden gidiyorlar, sorumluluktan ya da okumak-öğrenmek gerektiren ne varsa artık.

İnsanlar akın akın turnikelerden çıkıyorlar. Çıktığı gibi sigarayı dudağına tutuşturan kadınlar erkekler ister istemez bizi duman altı yapıyor. Sonra serviste sıkılma faslı falan derken günün çoğu bitiyor.

Günler birbirinin o kadar aynısı ki bahsettiğim yokuşun tam iniş başlangıcı. Gözün önüne Tatilya treni getirmek en güzeli. Yavaş yavaş tırmanmaca 20-25 yıl sürmüş, şimdi gittikçe hızlanıyoruz.

Hiç unutmuyorum şöyle deyivermiştim:

“Demek o 60 yaşıma geldim vallahi hiçbir şey anlamadım” şeklindeki yakınmaların başlangıcındayım.

O yaşa gelebilirsem eğer geldiğimde aynısı büyük ihtimal ben de söyleyeceğim. Değer verdiğim şeyler yön değilse de miktar olarak değişmiş. Hayatımda insan azalmış. Kaybetmek istisnalar hariç önemsizleşmiş falan.  Hani o ‘insanı insan yapan şeyler’ denen ne varsa laf arasında, galiba onlar zamanı frenliyormuş. Frenlerin tutmadığını fark edince zaten ben de bıraktım işte.  Hisler düğümlenmiyor, kimse hayatı zorlaştıramıyor ve böylece yıpranmadan dingin bir hayat yaşayabiliyoruz. Yani sonuç olarak her hâlükârda anlamadan tüketeceğiz, Niyetim mantıklı bir içe dönük insan için keyifli olan bu yaşantıyı zengineştirip sürdürmek. Hiç pişmanlık duymadan.

Bir Aranın Sonu

Zamanla ve Okumakla İlgili

Yaklaşık 10 yıldır bir şeyler yazıyorum. Sadece 10 yıldır bir şeyler okuyorum diyebilirim. Yakın geçmişe kadar seyrek, son zamanlarda da “her gün en azından birazcık okumadan uyumamak gerek” şeklinde yaklaşıyorum olaya. Zaman konusu yıllar boyu sadık takıntım oldu. Sanıyorum Saatleri Ayarlama Enstitüsü de bu yüzden beni oldukça etkilemişti. Okuma konusuna dönersek; 7 saat uyusan 17 saat kalıyor. 9 saat okumaya elvermeyen bir işle falan geçse 8 saat.

8 saat dediğin altmışardan 480 dakika eder. Yok mu yarım saatçik? Çok mu yoğundu iş? Çok olan başka mazeretler mi vardı?

İlkokulda sınıfın boş işler müdür yardımcısıydım. Alper müdürdü, şimdi avukat oldu. Geçenlerde liseden akran bir arkadaşımız kalp krizi geçirip öldüğünü haber vermek için aramıştı. Bundan önceki görüşmemizde dedi ki:

“Aga beni biliyorsun ben uykucu adamımdır. Her sabah, akşam eve gelip uyumanın hayaliyle gözümü açıyorum oğlum! Yaşamaya vakit yok. Yemek yemeye bile doğru düzgün vakit yok, bu nasıl iş?”

Elindeki evrakları okumaktan nasıl gına geldiyse artık romandı, şiirdi böyle şeyleri görmek istemiyor. Okumak istemiyor. Eve gelince yazı bile görmek istemiyor. Bu iş bahane üretmekten çıkıyor. “Hiç halim kalmıyor ki!” gibisinden kıvırmak değil bu, istememek. Bahsin çoğunluğa genellemeye çok müsait oluşu ve kitap kurdu adamları bile iş hayatının pes ettirişi yüzünden uzun zamandır büyümeye devam eden kaygı içimi sıkıyor.

Zamanla ve İnsanla İlgili

“Bir şeyi değerli yapan nedir?” sorusu üzerine düşünmeyi hep keyifli buldum. İktisat okumuş herkes için ‘değer teorisi‘ sanıyorum ister istemez referans noktası olur.  Azıcık kafa yorunca en kolay varılacak nokta herhalde ‘kıtlık’ kavramı. Kıt, çünkü ölüyoruz değil mi?

Binlerce yıldır yaşamak istiyoruz. Yukarıda sadece bir örneğini verdiğim biricik, tek kullanımlık ömrümüzü kendi rızamızla murdar ediyoruz. Tam bu noktada “E çalışmayacak da aç mı kalacak? Bu hayata mecbur!” diyene “Kimse kimseyi zorla işe almıyor. Kimse seni İstanbul’da yaşamaya zorlamıyor. O son model telefonu kullanmak istiyorsan bedeli budur arkadaşım” cevabımla iktisadi görüşümle ilgili hafiften renk vermek isterim.

Ne diyorduk? Hayatımızı mahvediyoruz demiştik. Yılları böyle geçiriyoruz demiştik. Diğer yandan bir kişi 2 dakikamızı boşa harcasa nasıl kızarız di mi? Neden “abi benim hayatım gazoz, iki dakikam da sana feda olsun ne yapalım” demiyoruz?

6 yıl üniversite hayatım boyunca bir sürü güvenlik görevlisi, muhtemelen daha da fazla temizlik hizmetlisiyle muhabbetim oldu. Gerçi mezun halimle de kütüphaneye gittiğimden hâlâ var. Empati için: lise mezunu güvenlikçi abisin mesela. İşin sabah 8 akşam 8 gelenlerin kaydını tutmak, kütüphaneye girene kart sormak gibi şeyler. Sigortan asgariden yatıyor ama net 1000 alıyorsun. İşten istifa etmediğin sürece kalacaksın. Stres yok. Risk yok. Yıllık ortalama enflasyon kadar zam geliyor (ki aslında kendi tüketim sepetindeki enflasyon artışı kadar bir zam verilmesi daha adil olurdu. Maaşının %40’ı gıda harcaması olan kişi için, tüketmediği yüzlerce ürünü de dahil ederek hesaplanan ortalama enflasyon çok anlamlı değil). Oturduğun yerde ömrün geçiyor. Dün, bugün ve yarın aynı olacak. Önümüzdeki yıllarda da aynı şeyi yapacaksın. Doğrudan alıntı yapacak olursam, “Okan sen bir koltukta 10 saat beklemek nasıl bir his biliyor musun? İnsan çürüyormuş gibi hissediyor.”

Bu insanların ömrü kıt değil mi? Kıt. Nasıl devam ediyor yıllarca? Aza kanaatle mi (mutlaka biraz)? kendini sevmemek mi (sanmıyorum)? Çaresizlik mi (illa ki)? Gördüğüm kadarıyla akışına bırakıyorlar. Kadercilik önemli yer kaplıyor çünkü bildiğim kadarıyla zihinsel savunma mekanizmaları şahsın sorumlu olduğu yetersizlikler yüzünden yıpranıp şalteri indirmektense; daha yolun en başında, büyük ihtimalle istenmeyen yöne kayacak hayatın tüm yükümlülükleri kadere devretmiş oluyor.

Hayatımın en huzurlu süreci olan yalın yaşantım ve geçen zaman üzerine de ileride bir şeyler yazmak isterim.

25.Mart.2015

Dönüm Noktası

Pek sık karşılaşmadığım dönüm noktalarının tanımı benim için “hayatımın yönünü belirleyebilme gücüne göre ağırlıklandırılmış süreçlerden baskın olan” demek. Mesela bahsi geçen çok ciddi bir dönüm noktasıysa, sinyal sistemlerine aşina kişi bunu bir ‘impulse*’a benzetebilir. Fiziğe meraklı kişi de kafasında fotoğrafın sağ tarafındaki şekil gibi canlandırabilir. Hayatımız ışık misali bir doğrultuda ilerliyorsa (en azından zaman akıyor), dönüm noktalarına bu anlamda baktığımızda hayatın ilerleyiş yönünde bükülme sağlıyorlar / sebep oluyorlar diyebiliriz.

http://www.astronomynotes.com/evolutn/grwarp.gif

Bu benzetmenin eksiğini belirtip bütünlüğü sağlamak gerekir: İnsanlar olarak bir kaynaktan rastgele bir yöne gönderildiğimizi ve karşımıza çıkan fırsatların ya da sorunların büyüklüklerine göre onlara doğru kaçınılmaz surette savruluyor olduğumuzu sanmıyorum. “Her şey olacağına varır”cılık aklın müdahalesi olmadığı durumlarda geçerli olabilir; bir topu elimizden bıraktığımızda onun kendi geleceğine – dünyanın merkezine doğru – yol alıp alamayacağının bizim irademize bağlı olması gibi.

Diyeceğim o ki, dümensiz ve yelkensiz bir sandalda rüzgarın insafına kalmış değiliz.

Adını hatırlarsam buraya ilave edeceğim bir kitapta durum şöyle betimlenmişti: İnsan hayatının kaptanıdır. Bu fırtınaların gerçekleşmeyeceği anlamına gelmez, rüzgarın istediğin yönden esip seni hedefine yönlendirmeyeceği anlamına da gelmez. Önce dümeni sıkı tutmalı, bu arada çevreyi iyi anlamalı ve mutlaka akla kulak verilmelidir. Olumlu ya da olumsuz, dönüm noktaları için ayık olunmalıdır.

*impulse’ın Türkçesi “itki” olmakla birlikte, itki sözcüğünden o anlamı çıkarmak bana biraz zor geldi. Google görsellerde “impulse signal” ile “sinyal itki” şeklinde yaptığım aramalarda ikincisinde anlamlı sonuç alamadım. Bu sebeple İngilizce bıraktım.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nden Alıntılar

Halit Ayarcı: “Realist olmak hiç de hakikati olduğu gibi görmek değildir. Belki onunla en faydalı şekilde münasebetimizi tayin etmektir. Hakikati görmüşsün ne çıkar? Kendi başına hiçbir mânası ve kıymeti olmayan bir yığın hüküm vermekten başka neye yarar? Bir şey değiştirir mi bu? Bilâkis yolundan alıkor seni. Kötümser olursun, apışıp kalırsın, ezilirsin. Hakikati olduğu gibi görmek… Yani bozguncu olmak… Evet bozgunculuk denen şey budur, bundan doğar. Siz kelimelerle zehirlenen adamsınız, onun için size eskisiniz dedim.

 

Yeni adam realizmi başkadır. Elinde bulunan bu mal, bu nesne ile ve onun bu vasıflarıyla ben ne yapabilirim? İşte sorulacak sual. ”

 

“Benim çocukluğumun belli başlı imtiyazı hürriyetti.”

“Hürriyet bana hiçbir şeye sahip olmadan, hiçbir şeye aldırmadan yaşamayı öğretti.”

“Galiba semtin en iyi saatçisiydi. Fakat bir meslek adamından ziyade, işin zevkinde bir keyif ehli gibi çalışırdı.”

 

“Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır… Bu da gösterir ki, zaman ve mekân, insanla mevcuttur!”

 

“Dinlemesini biliyorsun, ki bu mühim bir meziyettir. Hiçbir şeye yaramasa bile insanın boşluğunu örter, karşısındakiyle aynı seviyeye çıkarır.”

 

“Dudaklarının kenarında insan zaaflarıyla alay eden anlaşılmaz bir gülümseme.”

 

“O büyük bir ruh ve idealistti. Hayatta ‘hep’i elde etmek için ‘hiç’in kısır çölünde yaşamayı tercih etmişti.”

 

“İçimde, kendi mazim olsa bile o günlere karşı katılaşmış bir taraf var.”

 

“Bazen aynaya baktığımda, kendi çehremde onlardan birini tanır gibi oluyorum.”

 

“Belki de şahsiyet dediğimiz bu, yani hafıza ambarındaki maskelerin zenginliği ve tesadüfü, onların birbirleriyle yaptığı terkiplerin bizi benimsemesidir.”

 

“Modern hayat ölüm düşüncesinden uzaklaşmayı emreder.”

 

“Vâkıa meslek, iş, kazanç düşünmüyordum. Fakat gün ve zaman denen bir şey vardı ortada. Onu harcamak lazımdı.”

 

“Hadiseler kendiliğinden unutulmaz. Onları unutturan, tesirlerini hafifleten, varsa kabahatlerini affettiren daima öbür hadiselerdir.”

 

“Tarihin kaydettiği meydan muharebelerini kazanan hiçbir kumandan şüphesiz kapısının önüne tabuttan indirilen bu kadın kadar soğukkanlı ve heybetli olamazdı.”

 

“Yüzü muşamba gibi sararmış, bütün vücudu ile titriyordu.”

 

“Başkalarının halini, tavırlarını görmek, onlar üzerine düşünmek, bana kendi vaziyetimi daima unuttururdu.”

 

“Herkes hayatının bir devrinde şu veya bu şekilde talihin şuuruna erer.”

 

“Hayat benim için iki eli cebinde uydurulan bir masaldı.”

 

“Hâl yoltur, mazi ve onun emrinde bir istikbal vardır. Biz farkında olmadan istikbalimizi inşa ederiz. Aristidi Efendi bu tecrübelere başladığı anda âkıbetini hazırlamıştı. Ölümü kendisine hazırdı. Bunu bilmiş olmasına niçin hayret ediyorsunuz?”

 

“Hiçbir şeyin üzerinde duramayan, ancak zaruri bir şekilde bir iş yaparken veya şikâyet ederken mesut olan insanlardandı.”

 

“Birdenbire ayağa kalkar, tıpkı mutlak boşluğun karşısına dünyayı yaratmak iradesiyle dikilen bir tanrı gibi karşıma geçer, yokluktan her şeyi çekecek büyük ve sihirli kelimeyi tekrar ederdi:

-İrade… derdi. Anladınız ya! İrade… Her şey bu kelimededir.”

 

“Masallarda dikkat etmediniz mi? Hep kaybolurlar… Kaybolmak, yani ölmek, sonra tekrar dirilmek… Bir kompleksten kurtulmak için bundan emin çare yoktur.”

 

“Garip bir sessizlik vardı. Koca bina, her şeyi inkâr eden bu sessizliğin içinde, ölü bir suda çalkalanan bir gemi enkazı gibi sessiz sedasız yüzüyordu.”

 

“Gülüşü bana kaybettiğimi sandığım her şeyi bir lahzada iade etti.”

 

“Hepsi hayallerinde büsbütün başka alemlerde yaşıyor. Topluluk halinde rüya görüyorlar.”

 

“Araya menfaatlerimiz girmeyince hadiseleri elbette başka türlü, daha realist bir gözle görmeye, hakikaten uygun şekilde anlamaya ve yorumlamaya başlarız.”

 

“Ölmüş olmasının tek güzel yanı, bir daha ölemeyecek veya hastalanamayacak olmasıydı.”

 

“Artık hiçbir şeye inanamıyordum. Fakat korkmuyordum da. Olabilecek şeylerin en kötüsü olmuştu. Artık hürdüm.”

 

“Kendimi aynada her şeyden istifa etmiş gördüm.”

 

“Yüzüne bakmadıkları gün mevcut olmayan biçarenin biri.”

 

“Adamcağız mahcubiyetinden omuzlarının arasında âdeta kaybolmuştu.”

 

“… yaptığı bu canlılık ve irade mukayesesinde, kendisini mağlup gördüğü için horozu dövüşte yenilmiş bir mahalle delikanlısı gibi üzülüyor, pis pis düşünüyordu.”

 

“Bir yalan olsalar bile mevcuttular.”

 

“Şu hakikati kendi hayatım bana öğretti: İnsanoğlu insanoğlunun cehennemidir. Bizi öldürecek belki yüzlerce hastalık, yüzlerce vaziyet vardır. Fakat başkasının yerini hiçbiri alamaz.”

 

“En iyisi düşünmemekti. Kaçmaktı. Kendi içime kaçmak. Fakat içim var mıydı? Hatta ben var mıydım? Ben dediğim şey, bir yığın ihtiyaç, azap ve korku idi.”

 

“Bazı insanların ömrü vakit kazanmakla geçer… Ben zamana, kendi zamanıma çelme takmakla yaşıyordum.”

 

“Hiçbir saray aynası onun sırtı kadar güzel olamazdı, kolları ay ışığında gümüş ırmaklar gibi akıyordu.”

 

““Çok yoruldunuz Hayri Bey. Bugünkü lütfunuzu hiç unutmam!” diyerek yorgunluğumu tazeledi.”

 

“Otomobil yerlerinden söktüğü ağaçları tepemizden ata ata gidiyor. Her şeyde bir çocuk saçı yumuşaklığı var.”

 

“Telefonda Cemal Bey’in sesi, çişi gelmiş çocuklar gibi iki ayağının üzerinde sallanıyor…

-Baş üstüne beyefendi.

Ve üstümü kirletir korkusuyla hemen telefonu kapatıyorum.”

 

“Bir kahkaha daha. Bu kahkahayı da götürmeliyim. Fakat bunu nereye asarım?”

 

“Kainat lahana gibi, yaprak yaprak, kat kat.”

 

“Rakı, kadehimde mermer bir saray birdenbire çökmüş gibi değişti, tortulandı.”

 

“Vâkıa bunlar bir günde olmadı. Hatta çok güçlükle ve adım adım oldu. Hatta çok defa bana rağmen oldu. Fakat oldu.”

 

“Yüzünü buruşturdu ve parmaklarıyla çok adî bir kumaşı yokluyormuş gibi hareket yaptı.”

 

“Bu, istediğine erişme sevinciyle kaybetme korkusunun beraberce vücuda getirdikleri acayip, karışık, sevinçle ve korkuyla dolu bir devirdi.”

 

“Bir işim vardı ama yapacağım iş yoktu.”

 

“O zamana kadar hademe denen bir mahlûkun hayatının şartlarına göre ayrı bir cennet tasavvuru olabileceğini düşünmemiştim. Fakat saadet telakkimiz niçin hayat şartlarımıza göre olmasın?”

 

“Ömrümde ilk defa bir başkasının saadetiyle mesut olan bir adam gördüm.”

 

“Nermin Hanım’ın yüzü ilk bayramlığını giymiş bir kız çocuğu gibi kıpkırmızıydı.”

 

“İlk uçuşunu yapan kırlangıç gibi korka korka lafa karıştım.”

 

“Nermin Hanım bunu bu tarzda düşünmeyebilirdi. Amma düşünmüş. Madem ki düşünmüş, o hâlde bir sebebi vardır. Bu sebebi sabahleyin kendisine sordum. Bilmiyorum, içimden öyle geldi cevabını verdi. Demek ki içinden gelmiş. İçten gelen her şey doğrudur.”

 

“Saymak bizi daima aldatır. Gülünç ve eksik neticelere götürür. Zaten herhangi bir şeyi saymanın imkânı yoktur. İnsan tek bir hâl olsa istatistik denen şeye inanırım. İnsan karışıktır, durmadan değişir. O halde niye bu yorucu işe girmeli?”

 

“-Ne iş görür?

-Henüz hiçbir iş görmedi şimdiye kadar…

-Tamam… Genç bir insan, bozulmamış kabiliyet… Kabul.”

 

“Halit Bey rahat insandı. Bu para meselesi filân değildi. Alelâde kendine güvenme hissi de değildi. Daha başka bir şeydi. Hayatla, herhangi bir şeyle oynar gibi oynuyordu.”

 

“Bütün konuşma boyunca adeta lâkayt kalmıştı. Masanın bir köşesine hafifçe yaslanmış, sakin ve alâkasız, beyhude sözlerle israf edilen zamana pek fazla fark ettirmeden acır gibi etrafına bakıyordu. Hiçbir zaman can sıkıntısı denen şeyin bu kadar asil, bu kadar üstün şeklini görmemiştim. Etrafındaki konuşmanın bitmesini, birdenbire kabaran bir rüzgarın savurduğu bir toz dalgasının geçmesini bekler gibi bekliyordu.”

 

”Elbette diyordu, bu kadar mühim bir iş yapılırken aleyhte de söylenecek! Mesele münakaşa edilmesidir.”

 

“Binaenaleyh hayatımın her safhası bu işe hazırlıktan başka bir şey değildi.”

 

“Çok acayip insansınız, diyordu. İş arkadaşlığının ne olduğunu bilmiyorsunuz. Bütün ömrünüzce yalnız yaşadığınız ne kadar belli! Hiç cemiyet hayatına alışmamışsınız! Ancak insana alışmış olanlar başkalarının hürriyetlerine karışabilir! Hem aleyhinizde yazmayacaklar, hem ölçülü şekilde methedecekler… Ne âlâ şey! Bulursanız bana da gönderin böylesini… Hayır azizim, herkesin hürriyeti var!”

 

“Karıma göre en büyük kusurum da kendimi ihmal etmemdi!”

 

“-Beni kepaze ediyor, deseniz daha doğru olur. Neremi anlamış? Baştan aşağı zevzeklik, herkese rezil oldum.

-Sizi ıslah ediyor, tanzim ediyor, sevebileceği şekle sokuyor. Niçin ters tarafından anlıyorsunuz? Bütün bunları da sizi sevdiği için yapıyor. Size hakiki çehrenizi veriyor.

-Baştan aşağı yalan ve hamakat!..

-Siz öyle zannedin.Herkes çıldıracak… Meselâ şu cümle: ”Ayakkabılarımı kendisi giydirir. En sevdiği şeydir!”

-Doğru dürüst ayakkabısı bile yok!

-Olmadıysa kabahat sizin! Böyle kadının kocası olan adam her şeyden evvel onun rahatını ve saadetini düşünür. Yarın yarım düzine ayakkabı alın!”

 

“-İnanmayan bir adamla çalışmak dünyanın en güç işidir. Artık bunalmıştım.

-Bütün dediklerinizi yaptım. Bu yetişmez mi? İnanmaya ne lüzum var?

-Hiçbir şeyi yapmayın, yalnız inanın, bu bize yeter…”

 

“Tarih günün emrindedir.”

 

“Bazı insanlar, hakikatin ışığı kendilerinde mevcut olarak doğuyorlar.”

 

“Bir hamlede yedi çocuk birden doğurmuş bir dişi kedi gibi yaptığı işten memnun, bütün uzviyetinden sevinç aka aka etrafımda dolaşıyordu.”

 

“O yaşasaydı bunların hiçbiri olmazdı. Birbirine alışmış, birbirini tanıyan iki araba atı gibi hayat yükünü hep yan yana, birbirimizi gözeterek taşımak ne iyi olacaktı.”

 

“Maziyi düzeltmekle, hatta güzelleştirmekle meşguldü. Neden olmasın sanki, kendimize daima yaşanacak iklim yaratmaktan başka ne yaparız? Hâl denen keskin bıçak sırtında oturmadığımıza göre…”

 

“Yalan mı söylüyordu? Hayır. Sadece bugüne ait hissi maziye taşıyordu.”

 

“Bazı düşünceler benim için sadece lüks ve fazla süstür, bunu artık anlamalıyım.”

 

“Cemal Bey benim ıstırabımdı. O benim hayatımın bir tarafıydı. Gizli, her an tepmesi beklenen bir hastalık gibi bende yaşıyordu.”

 

“Sevgi dediği şey hakikatte musallat bir fikirdi. O ancak elde etmekten hoşlanan insandı. Bir de kaybedeceğini anladığı zaman sevebilirdi.”

 

“Bütün şahsiyetsizler gibi o da etrafıyla ve etrafında yaşıyordu.”

 

“Felâket senelerimde beni o kadar sıkıntım içinde rahatsız etmemek dirayetini gösterenler şimdi bana hısım akraba sevgisi ve dostluk gibi yüksek insani meziyetlerin bende de bol bol mevcut olduğunu ispat edebilmem için lazım gelen fırsatı vermekte adeta göz açtırmayacak şekilde yarışa girmişlerdi.”

 

“Biz kabahati üzerine yüklenen insanlarız.”

 

“Siz tecrübe kelimesinin hakiki manasını bilmiyorsunuz. Tecrübe sahibi demek, yıpratılmış olmak, muayyen hudutta ve muayyen fikirde donmuş olmak demektir. Bu cins insanlardan bize hiçbir zaman hayır gelmez.”

 

“-Hiç tecrübesiz olanları nereden bileceksiniz?

-Mesela hiçbir işte tecrübesi bulunmayanlar…

-İşsizliğin tecrübesini yapmış olurlar ki, daha güçtür. İdaresi hakikaten güçtür. Olmaz.”

 

“Dostumuza kendisine göre bir iş bulun dedi. Çalışmaması icap eden, ataleti müessese için faydalı bir iş… O zaman mesele hallolur.”

 

“Kendinden intikam alır gibi mesut ederdi.”

 

“Ekrem, Nevzat Hanım’ın soluk ve sessiz tebessümünde Şehzadebaşı kahvelerinde bana uzun uzadıya anlattığı estetiğin kadınını bulduğunu zannetmişti.”

 

“Yalnız şurası muhakkak ki Nevzat Hanımefendi ile ilk karşılaştığım gün, kendi kendime, işte Ekrem Bey’in ömrünün sonuna kadar sevebileceği kadın, demiştim.”

 

“Onu üstün bir sanat eseri yapan bu tebessüm, … “

 

“Ben aşktan daima kaçtım. Hiç sevmedim. Belki bir eksiğim oldu. Fakat rahatım. Aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. Şu veya bu şekilde… Fakat daima ödersiniz… Hiçbir şey olmasa, bir insanın hayatına lüzumundan fazla girersiniz ki bundan daha korkunç bir şey olamaz.”

 

“Benimle konuşurken hep o rahat yastık arayan başı gözümün önünden gitmiyordu.”

 

“Oğlumu düşündüm. “Zavallı budala” diye söylendim. Zavallı budala, namuslu olacağım diye şimdi mektepte kör bir elektrik ışığı altında kim bilir neler çekiyordur… Bâri olabilse… Hiçbir tâvizat vermeden yaşayabilse. Fakat imkanı var mı?”

 

“Ben de etrafımdakilere benzeyecektim. Muhakkak benzemeliydim. Benzemezsem yaşamak çok güçtü.”

 

“-Ama bir yanlış yapabilirdim, her şey berbat olurdu.

-Yapsanız ne olurdu? Hata denen şey yoktur ki zaten… İyi anlayın! Farz edin ki hakikaten bir yanlış yaptınız! Oradan yürürüz ve doğruya çıkarız. Hata denen şey, tashih etmek budalalığında bulunanlar için mevcuttur. Bizim için değil. Biz onun varlığını kabul ettiğimiz andan itibaren her türlü hatanın üstündeyiz. Hayır, Hayri Bey, hayır, yanlış yoktur ve olamaz da. Bütün mesele bir vaziyeti iyi hazırlamaktır. Ve insana itimattır.”

 

“Bütün mesele insanoğluna yaratıcılığını vermektir. Ben tiyatroyu sevmem. Ben kendiliğinden olan şeylerin adamıyım!”

 

“Aziz dostum, siz şifa kabul etmez bir gayrimemnunsunuz.”

 

“Bilgi bizi geciktirir. Zaten ne sonu, ne de gayesi vardır. Mesele yapmak ve yaratmaktır. Bilselerdi, bilselerdi… Fakat bilselerdi bunu yapamazlardı. Bu heyecana, bu icada, bu kendiliğinden bulmaya erişemezlerdi. Bilgileri buna mâni olurdu. Kızınız bu geceyi yarattı. Ne ile? Yaratma kabiliyetiyle… Çünkü yaratmak yaşamanın ta kendisidir. Biz yaşayan, yaşamayı tercih eden insanlarız. Siz istediğiniz kadar somurtun.”

 

“Bu alemde hiçbir hesap, hiçbir bağlanma bedava değildir. Hepsi aynı fedakarlıları ister. Ve en iyiden en kötüye bir adımda geçilebilir. Razı mısınız, vazgeçiyor musunuz?”

 

“Hayatta uğradığımız bütün güçlükler az çok kafamıza gelen ilk fikirden bir türlü çıkamayışımız yüzünden değil midir?”

 

“İş insanı güzelleştiriyor, kendisi yapıyor, etrafıyla arasında bir yığın münasebet kuruyordu. Fakat iş aynı zamanda insanı zaptediyordu. Ne kadar abes ve manasız olur olsun bir işin mesuliyetini alan ve benimseyen adam, ister istemez onun dairesinden çıkamıyor, onun mahpusu oluyordu. İnsan kaderinin ve tarihin büyük sırrı burada idi.”

 

“Artık yine ancak hastalandığımı haber alınca, yahut muayyen günlerde gelip göreceği bir adam oldum.”

 

“O kendisi olmak için beni unutmaya belki muhtaç! Fakat ben ancak onun sayesinde biraz kendim olabiliyorum.”

 

“Düşüncelerimizi birbirimize söylemeye ihtiyaç olmadığını, konuşmadan anlaştığımızı artık anlamanız lazım.”

 

“Hiç boks maçına gitmediniz mi? İlk önce bakamayız bile! Sonra birdenbire heyecanlanırız, bir tarafı tutarız. Bir an evvel, kâfi derecede kuvvetli olmamasına kızarız, haykırırız. Haydi!.. deriz, daha kuvvetli! Daha müthiş!.. deriz ve öyle olmadığı için üzülürüz. Fakat hangimiz o esnada o adamın yerinde bulunmayı isteriz? Hiçbirimiz, değil mi? Bunlar da öyle işte… Mücadeleyi bizim tarafımızdan seyrettiler. Ve bizi alkışladılar. O anda çok samimi idiler. Fakat şimdi siz, “Ringe buyurun!” deyince iş değişti. Burada kendi menfaatleri, kendi emniyetleri var!”

 

“Ben bir yerde aldandım… Nerede? diye sordu.”